Semvayt'ın Yeri

hayata dair herşey

Osman beyin evinin açılabilecek her yanı; kapısı, penceresi, mertekleri, çitleri, kepenkleri ardınaca açılmıştı. Osman Bey, Mal hatun, Orhan, bir de Orhan’ın hemen yanında cılızlığını daha zorlayamamış bir çocuk, Bey evinin önündeki meydanın sağında, çınarla çeşmenin arasında bekliyorlardı. Orhan Bey’le Mal Hatun toprak sıvalı örme taş sekiye oturmuştu; Orhan, çeşmeye yakın, ayaktaydı; çocuk bir adım gerisinde. Orhan’ın ardında Osman Bey’in bir adım gerisinde. Çılgın, her adımda biraz daha kendinden geçen kalabalığın henüz sesi geliyordu dört bir yandan. Mal Hatun; çok dinlenmiş, yılların uykusunu almış, huzur sıcağında bir iç çekişle birlikte: “Şükür Tanrım!” diye fısıldadı; “Ulusun, çok şükür.” Gözlerini yumdu.

Kalabalık, meydanı dolduruverdi; bir uğultu seli Bey evine doğru aktı; kapıdan, pencereden, kepenkten, çitten… giren gireneydi… bir an geldi, girenle çıkan belli olmadı. Ana baba gününden farksız bir kaynama ki görmeğe değerdi. Orhan’ın bir adım gerisindeki çocuk korktu; hıçkırık gibi bir ses boğazından kasılarak çıktı; “Orhan Beyim bu… bu..”

“Ne var Sülemiş? Hay sen ağlamış mısın yoksa korkmuş musun?

Sülemiş utancından bir elini yüzüne tuttu: “Evi? Evi yıkıyorlar?”

“Yıkmazlar korkma”

“Soyuyorlar, talan ediyorlar, yağmalıyorlar.”

“Etsinler diye kapılar açıldı ya..”

“Anaaam.. ne iş?”

Orhan güldü genişçe: “Sen Bey oğlusun, bilmelisin bu işi.”

Sülemiş’in yüzü katılaştı: “Görmedim” dedi.

“Niye?.. Hıdırellezde sizde Bey çadırı yağmalatılmaz mı? Kumral Dede’nin Tekkesindeyken duymadın mı? Bugün yoksulun, varlıklının eli Bey malına deymelidir; değdi mi yıl boyu eline varlık geçer.. Bey dediğin esirgemez; baban esirger miydi, yoksa anan esirger miydi?”

Kalabalık gelişinden daha uğultulu dağıldı.. aralıklı .. azala azala.

Meydan boşalınca Bey evinin soyulmuşluğu iyice belli oldu; az önceki gürültüden sersemleşmişe dönmüştü; camları kırık, kapıları bile sökülüp götürülmüş, çitleri yan yatmış.. ama yine de Bey eviyim ben, diyen bir hali vardı; kalabalık bir o halini alıp gidememişti. Mal Hatun, bir süre gözlerini evinden ayıramadı; acısız bakıyordu, gözleri titremiyordu bile. Yine şükretti. Bu sefer sesini saklamadan, rahatlamış: “Ezilen, yaralanan olmadı ya. Darısı gelecek Hıdırelleze, canın sağ olsun Beyim; Beyliğin taşsın, evin daha dolu olsun; gelenler daha dolu gitsin..”

Aynı rahatlama Osman Bey’de de vardı: “Gelecek yıla, daha büyük şehirlere inşallah Mal Hatun” dedi; “Daha kalabalıklara.. sen yanımda ol yeter ki.. Eve girelim artık..”

 

Koca bir padişahlığın tohumlarının atıldığı Beylik günlerinden bir Hıdırellez hatırası. Hatıra olmaktan öteye giderek o günlerden, yüzlerce yıl sonrasına, bu güne dersler veriyor. Bey’in, konağını asıl sahibi olan halka açarak hiçbir şeye karışmadığı, “içlerinde kötü niyetliler olabilir, gizli planı olanlar olabilir” gibi bahanelere sığınmadan, cesurca evini herkesin talan etmesi için açtığını görüyoruz.

Bugün ise, kamunun kullanımına açık bir yeri, yine bu ülkenin bütün yükünü sırtında taşıyan işçilere kapatıyoruz. O gün halk yıkıp dökerken, bugün işçilerimiz yıkılıp dökülüyor.

Neden? Kötü emelleri olanlar olabilir bahanesi ile engelliyoruz. Evet, kötü niyetli olanlar vardı ve bunlar hep olacak, dükkanlara zarar verecekler, yıkıp kıracaklar, taşlayacaklar. Aynı meşhur 1 mayıs olaylarının olduğu günkü gibi, ama tarih bize ders vermek için vardır, o gün bir kısım mihraklar olayları çıkararak hakim güce, "bakın böyle şeylere izin verirseniz bunlar olur, bir daha izin vermemelisiniz" dedi, biz bu hikayeye inanarak bir daha emekçilerimizi oraya almadık, aynı kişiler emekçilere de, "bakın devlet sizi buraya almıyor, hadi yakıp yıkın" dedi, bu şekilde herkes oyunun bir parçası olarak üzerine düşen rolü çok güzel oynuyor, nihayetinde kötü emelleri olanları da ayıklamak Devlete düşer. Kötüler örnek alınarak yasaklamaya gidersek her şeyi yasaklamamız lazım. Haşhaştan uyuşturucu madde de elde edenler olacak diye haşhaş üretimini yasaklamak mı gerek?

 

 

(Hikaye, M. Necati Sepetçioğlu'nun Çatı adlı eserinden alınmıştır. Syf. 305, Dünki Türkiye Dizisi)

 

ÖZDE DEMOKRASİ

15/8/2007

Bugünden itibaren artık adı Hürriyet olan ama kendisinde bu vasfı göremediğimiz gazetede Emin Çölaşan'ı göremeyeceksiniz, çünkü artık o kovulduğu için Hürriyet'te yazamıyor. Her ne kadar kendimi okumaktan alıkoyamadığım yazılarından hiç hazzetmesem de her okuyuşumda sinir katsayılarım tavan yapsa da, anti demokratik bir kişilik olarak görsem de, bu onun adının Hürriyet olduğu bir gazeteden eleştirel yazılarından dolayı kovulmasını gerektirmezdi diye düşünüyor ve kendi çapımda hür olmayan bu gazetenin sahibini şiddetle kınıyorum ve özde demokrasi talep ediyorum.

 

22 Temmuz ertesinde mutasyona uğrayarak…
“Uzlaşmacılar” olarak ortaya çıkan familyayı eskiden beri tanıyoruz aslında.
Ama “niteliklerini” yeniden test etme açısından tek bir soru yeter…
“27 Nisan muhtırasına demokrasilerde yer var mı?”

* * *

Onların uzlaşma dedikleri…
Zaten 27 Nisan muhtıracılarıyla anlaşmak.
“Uzlaşın…”
Kimle?
“Muhtıracılarla.”
Galiba…
Türkiye’de “özde cumhuriyetçilik“ dedikleri bu…
Halkın iradesini hiçe saymak.

* * *

Uzlaşmanın ferasetinden söz edenlerin…
Herhangi biri de…
Allah rızası için…
Kalkıp, göstermelik de olsa şu 27 Nisan müdahalesini eleştirsin.
Bu, söz konusu bile olmuyor.
Tek kale maç oynayacaklar…
Halk yüzde 46.6 oranında bir irade de beyan etse...
Golü demokrasi kalesine atacaklar.
Neymiş?
Uzlaşmaymış.
Peki, bir kere de siz…
Halkla uzlaşmayı denesenize.
Ama siz…
Apoleti ve silahı olmayanlarla “uzlaşmazsınız” değil mi?
Hiç utanmanız yok mu sizin gerçekten…

* * *

Anayasaya göre “cumhurbaşkanını kim seçer?”
Meclis.
Şartlar belli…
Kurallar belli…
İlkeler belli.
Peki neyi, kimle, neden uzlaşmak gerekiyor?
Meşru olanı…
Yasal olanı… Meşru ve yasal olmayan güç gösterileriyle uzlaştırma çabasındalar.
Cumhuriyetçilik bu mu?

* * *

Demokrasilerde, temel hak ve özgürlükler saklı kalmak kaydıyla, halkın iradesi geçerli…
Demokrasilerde evrensel hukuk kuralları geçerli…
Demokrasilerde ilkeler geçerli.
“Uzlaşma familyası” bunları bir kenara itme gayretinde.
Üstelik bir de silaha karşı…
Zorbalığa karşı…
Anti demokratik girişimlere karşı…
Demokrasinin uygulanmasını isteyenlere küfür kıyamet var.
Amaç…
Halk sahaya girmesin…
Sözde cumhuriyetçilik olsun…
Statüko eski bildiği oyunu oynasın.

* * *

Meclis rutininde gidiyordu..
Askeriyenin sözcüsü olarak CHP de görevini yerine getirmekteydi…
Anayasa mahkemesine başvurmuştu.
Sahaya tankı kim soktu? Muhtıracılar soktu.
22 Temmuz seçimleri, halk tarafından kuralların yeniden hatırlatılmasıdır.
“Uzlaşmacı” zevat hem sahaya tank girmesine ses çıkarmıyor…
Hem de 22 Temmuz sonuçlarını görmezden gelmeye çalışıyor.

* * *

Türkiye’nin sorusu 22 temmuzdan sonra değişmiş bulunmakta.
Soru şu:
“Demokrat mısın?”
Cevabı “demokratım” olanlara da şu sorulmakta:
“Özde mi, sözde mi?”
Özde demokrat isen...
Tankla…
Cuntayla…
Muhtırayla işin ne?
Uzlaşmayla amacın ne? Kiminle kimi uzlaştırmaya çalışıyorsun?
Demokrasinin kralları yetmiyor mu?
Halkın iradesi kesmiyor mu?

* * *

Bir kere de dönüp…
Muhtıracılara…
“Halkla uzlaşmaları” için çağrıda bulunsanıza.
O olmaz, değil mi?
Halkınızla uzlaşmazsınız.
Halkınıza düşmansınız çünkü siz.
Bir de aptal yerine koyup yetmiş milyon insanı…
Muhtıracılığı “uzlaşma” diye yutturmaya kalkışıyorsunuz.
Halkın, bir deprem gibi ülkeyi sarsan sesini dinleyin:
“Biz darbecilerle uzlaşmıyoruz.”
Çok istiyorsanız siz uzlaşın.
Aşağılayın kendi halkınızı.
Bakalım, kendi halkınızı aşağılayarak daha ne kadar oturabileceksiniz o koltuklarınızda.

Mehmet Altan
Gazetem.Net  13 Ağustos 2007, Pazartesi